Ana içeriğe atla

KARACA ALİ

 


                                                         KARACA ALİ

                                                                                                                                 27 Temmuz 1302

Altınova tepeleri kımıltısızdı. Tepeler tepe olalı böyle sakinlik, sessizlik görmemişti. Muhasara uğultularına alışkın beyler, alplar, savaşçı dervişler için bu sessizlik çelikten sinir istiyordu.

Korkut Alp yanındaki erlere dirayet veriyordu.

“Bir bildiği var Osman Alp’ımızın. Cenk nizamını da uygun bulduk. Herkes diri ve yek ola. Töreye uya…” dedi.

Genç bir er kınından kılıcının kabzasını kavradı. Kılıcı yalındı. Bu kılıç babasından yadigardı. Babası, Domaniç yaylağında Karacahisar tekfurunun ordusuyla girilen muharebede şehit düşmüştü. O zamanlar başta Ertuğrul Bey var idi. Kılıcını kınından çıkaracak gibi oldu fakat Korkut Alp’ın çakır gözleri ateşe büründü de üzerine yalımlar saçtı sanki. Yeltenmedi lakin laftan da geri durmadı.

“Babam der idi Yatağan kılıcıymış bu. Ladik’ten tüccarlar getirmiş zamanında. Eh babacuk sağ olsun, al kan çok gördü, gördü de kırılmadı, sahibini utandırmadı. Tanrı Teala izin vere de ben de böyle olam, anamı bahtiyar kılam,” dedi.

Genç er gururla Korkut Alp’ın hışım yüzüne baktı. Bir şey demedi Koca Alp. Nice cenk sahrasının çizgileri vardı alnında.

Yüzlerce alp, dervişan Altınova tepelerinden deryaya bakıyordu. Derya kımıltısızdı.  Arazinin uygun mevkilerine konuşlanmışlardı. Önlerinde ise deryanın en dar, sığıltılı koylarından biri var idi. Dar ve suya inen yüksekçe vadiler; karaya ayak basana yayılmayı, genişlemeyi sağlamıyordu.

Genç er, merakla Korkut Alp’ın yanına sokuldu. Parmaklarına uyuşukluk gelmeye başlamıştı.

“Korkut Bey’im, Osman Alp’ımız nerededir, işaretimiz nedir?” diye sordu.

Korkut Alp’in de canı daralmış olacak ki yanıt verdi.

“Adın nedir?”

“Ali, Karaca Ali.”

“Neredensin?”

“Kastamonu’dan Bey’im. Çobanoğulları’ndan.”

“Yardıma yetişenlerden misin?”

“ Yoook… Evvelden geldik biz. Buba son zamanda vaziyeti beğenmez idi. Çobanoğulları; gazalık Roma’yı, tekfurları kendine bir dost bir düşman etti... Atın izi itin izine karıştı. Sonunda babacukun tepesi attı. ‘Güneye inek Ertuğrul Bey’e varak’ dedi. Vardık gördük ki biz değilmişiz sadece gelen… Sanki tüm Horasan Türkmen’i koca kanatlı kuş olmuş da Söğüt’e konmuş.”

Korkut Alp, bu sefer gence hoşnut baktı. İşaret parmağı ile tepenin aşağısını gösterdi. Sazdan, ottan geçilmiyordu. Azıcık ilerisi derya idi.

“Bak… Oradaki karartıları gördün mü? En ilerideki adamlar…”

“Evet Bey’im?”

“En öndeki adam Osman’dır. Karanlıkta iyi seçemezsin.”

“İşaret nedir?”

“Şövalyeler inmeye başladı mı gemilerinden, Osman Alp da atılacak kafir üzerine. İşaret budur.”

Karaca Ali anlar gibi başını salladı. Sonra tekrar deryalara döndürdü kara gözünü.

Ay, akışıyordu Marmara’nın suyuna. Kara su parıldıyordu kesik kesik. Yakamoz vardı ışıl ışıl. Arada balıklar zıplaşıyordu.  Tatlı bir yel, yaz yeli, gündüz sıcağının hararetini bastırıyordu. Sazlar, otlar yatışıp yatışıp duruyordu. Fısıltılar yükseliyordu Altınova yamaçlarında. Taa ki tepelerin birinden üç kere davul sesi gelene kadar. Fısıltılar kesildi.

Çünkü nice zaman sonra ufukta karartılar göründü. Roma’nın şövalyeleri çıkarmaya, İznik’i kurtarmaya geliyordu. Kral, Bitinya ucundaki tehlikeli vaziyeti nihayet görmüştü.

Yaz yeli, iyice esmeye durdu. Koca gemilerin haçlı yelkenleri pat pat sesler çıkararak, kara deryaları yara yara yaklaşıyordu. Bağırtılar işitildi Latince.

Karaca Ali, hince sırıtarak Korkut Alp’a “Balıklar karaya vurdu Bey’im,” dedi.

Gemiler koya yanaştı, durgun su kıpraştı. Demir attılar ve askerler oluk oluk inmeye başladılar.

“Vay kara donlular vay… Gelin hele!” dedi Korkut Alp.

Osman Alp’in sesi en öndeki saflardan işitildi, tepeler yankılandı. Kılıçlar şakırdadı. Çelik parıltıları çalılıkların, ağaçların, sazların öte berisinde şimşek gibi şavkıdı.

İlkin Osman Alp şevkle atıldı öne. Kılıcını göğe savurdu döndüre döndüre. Kılıç inince tüm alplar, dervişanlar, erler kıyıya akmaya başladı. Kavgaya tutuşuldu.

İznik’e yardıma gelen Kral’ın askerleri fena baskın yedi. Yenilir, sindirilir cinsten değildi ve oluk oluk hücumlar karşısında ön alınamıyordu. Roma’nın askerleri düşmekte idi Marmara sularına. Şövalyelerde kıyı nizamına dair bir şey kalmadı. Git gide daracık koyda kapana kısıldılar. Gemilere kaçıp küreklemeye başladılar. Geldikleri gibi gidiyorlardı.

Gün ışıdı. Şafak baskını muvaffak olunca yüzler de ışıdı. Gaziler, yardıma gelen beyler; Osman Bey’e varıyorlardı gazalarını tebrik etmek için. Ufuk turunç turunç olurken tüm gaziler ve beyler doğuya bakıp hak yolundan dönmeyeceklerine dair kılıçları üzerine yeminler ettiler.

Osman Bey, hemen güvenilir adamlarını bölgeye konuşlandırdı. Korkut Alp de o adamlardan biriydi. Görevlendirmeyi yapınca vakit kaybeden cenk ahalisiyle İznik’in muhasarasına katılmaya at koşturdu.

Zafer, atmaca hızında tüm Doğu Marmara’ya yayıldı. Anadolu’dan da günden güne gaziler, dervişler Söğüt’ün sancağı altına gelmeye başladılar. Rüzgâr, yönünü Batı’ya çevirdi.

Karaca Ali, bu cenkten sonra Korkut Alp’in himayesine girdi. Adam gerekti zira Osman Alp’ın akınları bitimsizdi. Sahip arayan toprak da çoktu.

Günler geçti. Karaca Ali, Korkut Alp ile İznik’e giderken “Bey’im haçlı keferesinden yardım dilenmiş Konstantin Kralı, doğru mu?” diye sordu.

“O her vakit ister Karaca. O istemese de Haçlının gözü buradadır. Cepleri boşaldı mı senin ufak sürüne dahi dadanmaya gelirler.”

“Sahi mi Bey’im?”

“Sahi…”

Karaca Ali’nin aklına anası, sürüsü düştü telaşla.

“O zaman Bey’im gayretle tetikte durmak gerekir.”

“Hakkın var Karaca’m. Burası uçtur. Havası pustur. Ne olacağı hiç belli olmaz. Bugün denizde yarın düz ovada… Hiç belli olmaz. Zaten ucun bereketi de yitimi de tehlikesindedir. Kılıcı her daim bilemek gerekir.”

“Sizler oldukça Bey’im sırtımız yere gelmez.”

“Sağ ol, sağ olalım Karaca’m. Anlayacağın uçluk kolay değildir. Herkes bu yola revan olmaz. Boşuna Selçuk tahtı, Ertuğrul Bey’e vermedi bu yaylakları. O varken buralarda ancak o zaman sırtını Doğu’ya dönebilir.”

“Anladım Bey’im.”

Karaca Ali, bir dinlenme esnasında bir köşeye çekildi. Ağacı bol memleketteydiler. Yakacak odun derdi yoktu. Birkaç odun toplayıp odunları çattı. Ateşi harladı. Közledi. Avlığını çıkardı, bir sapa takarak döndüre döndüre pişirmeye koyuldu.

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KİMLER VAR İMİŞ BİZ YOK İKEN?

     Hay... Hak!      Müsaadenizle hemen konuya gireyim efendim. Konuya girmeden konu ne diyecek olursanız konu yok aslında, durduk döndük devranda! Altımızda dört tekerlekli araçla. Rum diyarında Rumkale'yi fetih eyledik bakışlarımızla!      Kış palto yerine şort giyer oldu, el alem bu havada deryalara girer oldu. Eee... İmam osurursa cemaat sıç... Neyse efendim! Ağzımız alacalı bulacalı olmasın. Ama dayanamıyorum efendim... Cemaat sıçarmış! Evet, efendim... Rumkale'ye gitmek niyetiylen çıktık yola, sağa dön baba, hop karşında Saylakkaya! Köy yollarının asfaltları pörsümüş, eskimiş. Yenilerini satıyorlar şimdi ilçe merkezinde, belki alan olur da seçimde kazanırız diye. Bir şöyle bir böyle, hop Gürlüce!  Tabelalar yönlendiriyor bizi Savaşan'a. İlerliyoruz Ford'un beyaz güverciniyle.      Şose yola girdik, inmeye başladık zikzak çize çize. Fırat'a indik güzelce. Balataları yakmadan he mi de! Feribot duruyor yalın bir iskele...

BİR PERDENİN SONUNA DAHA GELİRKEN

Bir perdenin sonuna daha gelirken Gün geceye kavuşur Bizim çocuk da dertleriyle, sevinçleriyle Meşke başlarmış Arkada bir  hicazkar çalar Ela gözleri de buğulanırmış Göğün tarlasında gümüş bir dolunay açar İşveli binlerce yıldız gör kırparmış Yerde o meşhur ağustos böceği Bir kirpi misali kızıl çamlar Arada meşeler, uçuşan ateşböcekleri  Hepsi de ona  yarenlik eder dururmuş Ruhu her gece zevkten dört köşe olurken garibimin İnce dudaklarından birkaç kelam duyulurmuş: Oh be canına yandığımın! Şu kahpe dünyada insan olduğunu hatırlamak da varmış!