Genellikle Denizli Tren İstasyonu'na geldiğimde saat beş civarı olur. Hemen bilet
gişesine varıp kuyruğa girer, biletimi alırım. Küçük, ak bir kağıt. Üzerinde
Denizli- İzmir, tek yön yazar. Bilet gişesinden çıkıp dışarıya doğru giderim.
Bir banka otururum. Yalnız olmam orada. Sağımda solumda Denizlili, Aydınlı,
İzmirli, Afyonlu nice memleket insanı vardır.
Kimileri kavruk yüzlü, esmer tenli, kimileri
kumral, kimileri sarışın. Bin bir çehre... Alınları geniş ve derin çizgilerle
oyulmuş dayılar, dedeler avurtlarını çeke çeke içli bir sigara içerler. Bir
kelam edersin, gerisi gelir, bir bakmışsın ki bin kelamlı bir muhabbet
deryasının içindesin. Yeter ki samimi olarak sohbet etmek iste...
Genellikle çıkış saatinden on beş, yirmi dakika önce vagonların
kapılarını açarlar ve sıra sıra, yan yana dizilmiş yolcular vagonlara
akarlar...
Kimileri benim gibi öğrenci; sırtlarında çanta, ellerinde bavul.
Kimileri çiftçi; meyve, sebze bir-iki kasa. Kısa bir süre sonra tabii hafta
sonu ise vagonlar hemencecik dolar. Ben ise en arka vagona gider, en arkadaki
cam kenarı bir koltuğa otururum. Bu koltuklar minibüs koltuklarına göre epey
geniş, yumuşak ve rahattır. Haliyle ben de arkama keyifle yaslanırım.
İstasyon memuru açığa çıkar ve lacivert, kırmızı tonlu resmi elbisesi
ile saate bakar. Vakit gelmiştir ve düdüğünü uzun uzun öttürür.
Yolculuk başlar...
İlkin yavaşça bir süratle gardan çıkan beş vagonlu trenimiz son kez o
koca uyarı kornasını yankılandırır.
Garibim arabalar, motorsikletler bizim geçişimizi bekler, izler. Tıpkı
çocukluk zamanlarımda baktığım gibi; merakla, sabırsızlıkla... Kimileri ise
hararetle, küfürle.
Tren hızını arttırır. Koca koca binalar azalmaya başlar. Kıraç araziler
görülür. Buralarda şehrin dışına itilmiş fabrikaları, işletmeleri, derme çatma,
çatısı bezden evleri görürsünüz. Molozların, kirin, çöpün içinde insanlar yaşarlar.
Kendileri bu hayat içinde bir ekosistem yaratmışlar, bu hayata alışmışlar. O
ailelerin çocukları ise hiçbir şeyden habersiz gibi çöplüklerin aralarında
birbirlerini kovalarlar. Uzaktan esmer suratlarındaki gülüşü yakalarsınız.
Sonra karşımıza enfes manzaralar çıkmaya başlar. Alçakta, geniş ötelere
uzanan bir su yatakcığı vardır. Menderes' e kavuşacak... Lakin su morumsu,
karamsı bir renktedir. Her şeye rağmen su ışıldar. Yoluna devam eder. Bu su
yatakcığının ortasında antik bir su kemeri kalıntısı vardır. Üst üste dizilmiş
kalın, büyük taşlar. Leodikya Antik Kenti’nin yanındadır hemen. Bu su yolunun
yanından biraz sağa saparız.
Ve Goncalı' ya geliriz...
Bu eski istasyonun iki eski binası var. Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarını temsil ederler benim gözümde. Bu tip tren istasyonlarını ayrı bir gözle seyrederim. Tarihin derinliklerine dalarım. Tarihten bir şeyler, bir ruh vardır onlarda. Duvarlarına, mermerlerine sinmiştir bu ruh. Ve sonradan öğrenirsin ki Milli Mücadele’de efelerin, kızanların karargahı olarak kullanılmış bu binalar… Akla gelir Yörük Ali’nin, Demirci Mehmet’in adları.
Bir iki yolcu aldıktan sonraki varışımız
Sarayköy... Yani benim son durağım.
Goncalı ile Sarayköy arası pek az köyvari yerleşimler vardır. Bu iki
ucun arası Çürüksu ve Menderes ovalarının kesişme noktalarıdır. Kadim diyarın
bereket ve tarih fışkıran toprakları... Hele güzde iseniz tarlalarda
mevsimindeki yerde bitme, göğe erişen, ak pamuklara hayran hayran bakarsınız.
Taa uzakta Pamukkale'yi, dikkatlice bakarsanız adını Bergama Krallığı’nın
kurucusu Telephosun karısı Hiera’dan alan Hierapolis şehrini, ören yerindeki
antik yapıları görürsünüz. Hepsi bu güzellikler zincirini tamamlar... Zaman ve
mekan bizi mest eder. Gezip görme düşüncesi, bir garip yaşama sevinci aklı ve
gönlü meşgul eder.
Uzaklarda ise Babadağ bize bakar biz ise heybetine bakarız. Hatıra Bedri
Rahmi Eyüpoğlu’nun Denizli Destanı gelir…
“Horozun hakkını horoza verelim
Dağların hakkını dağlara
Al gözüm fırçayı paleti ele
Gidip şu dağlarda tezgah kuralım”
Yolumuza devam ederken yükselen tepeler bir sisin içinde güneşin
batışına eşlik eder. Bir kızıllık kaplar dağların, tepelerin yamaçlarını.
Derken Sarayköy' e geliriz. Her zamanki gibi mütevazı bir kalabalık iner
ve biner.
Tren bizlere veda ederken Ege’nin derinliklerine doğru yol almaya başlar
ve yavaş yavaş gözden kaybolur. Garip bir hâl doğar insanın gönlüne. Birkaç
dakika önceki duyguların aksine. Esinti ölü yaprakları uçurur, soğuk yüzüne
yüzüne çarpar. Yalnızlık denen, ne yaparsan yap dışarı atılamayan o his etrafını
çevirir. Bana teslim ol, der. Ne oluyor diyemeden dünyanın gerçekliğine, ruhun
gel gitliğine şaşar, üzülür, o yalnızlığa esir olur insan ve sonraki
istikametine doğru başı öne eğik, sessizce yürümeye başlar.

Yorumlar
Yorum Gönder