Ana içeriğe atla

SOĞUK BİR MART GÜNÜNDE


     Mart ayının soğuk yüzünü gösterdiği çetrefilli, sancılanan bir mevsimdeyiz. Yine de bu hava, daha doğrusu soğuğu hissetmek hoşuma gidiyor, insanı diri tutuyor.  

    Bugün her zamanki gibi saat altı civarında montumu, eşofmanımı giyip yürüyüşe çıkmak için yola koyuldum. Havuz yoluna çıktım, sağ tarafımdaki koşu ve yürüyüş parkurundaki insanlara bir göz gezdirdim. Hava böyle olunca insanların pek dışarıya çıkası gelmiyor sanırım, ondan olsa gerek az kişi vardı. Havuz yolunun soluna sapıp tren yoluna geldim, zaten hemen yanında da Sarayköy mezarlığı var. Velhasılkeram tam mezarlığın yanında adımlarıma devam ederken hadi bugün başka bir rotadan yürüyeyim anasını satayım dedim. Mezarlıktan geri döndüm ve demir yolunun yanında Hasköy yoluna doğru uzanan şose yoldan yürümeye karar verdim. 

     Bu yol eskiden pek kullanan olmazdı lakin son zamanlarda bisikletle gidip gelirken yürüyüş yapan hanımefendiler, beyler görüyordum. Nihayetinde ben de girdim bu yola. İyi ki de öyle yapmışım. Benden başka kimsecikler yoktu. Yol irili ufaklı çukurlar, tekerlek yarıklarıyla ve de kırılmış asfalt parçalarıyla doluydu. Bir zaman bu yolun kenarına söktükleri asfaltları yığmışlar. Yürürken sağıma baktığımda Havuz yolunun namı değer pek sevgili çam ağaçları bir yumak oluşturmuş ormanımsı bir hava katıyordu şehre. Soluna baktığımda ise boylu boyunca sanki sonsuzluğa uzanan fakat İzmir'de son bulan demir yolunun iki çizgisi görülmekte, onun yanında kara çam ağaçlarıyla bezenmiş kaç yüzyıllık mezarlık, onun ardından da Babadağ dağı ve onun çocuklarının karlı manzaraları eşlik ediyordu. Kulağımda ise ara sıra egzoz, bazen ardıç kuşlarının sesleri dolduruyordu. 

     Etrafımda kimse olmayınca ve de gün batımının altın ışıklarına kalınca bendeniz pek sevdiğim bir iş olan fotoğraf çekmeye koyulurum. Hemen çıkarırım telefonumu, başlarım anı ölümsüzleştirmeye. Doğrusu pek güzel manzaralar çıkıyordu. Demir yolu boyunca ilerlerken soluma baktığımda pek yerleşim yeri gözükmüyordu. Fotoğraflara bakınca birkaç ağaç, sönük sarılı sazlıklar, yükselti silsileleri görüyordum. O yüzden olsa gerek hayal ettirdi bana bu coğrafyanın yüzyıllarca önceki halini. Belki de eskiden de böyleydi. Bir egzotiklik, bir Akdenizlik vardı bu güzelim coğrafyada, acısıyla tatlısıyla. Yürüyüşüm devam etmekteydi. Şanslıymışım ki Sarayköy Tren İstasyonu'nda İzmir treni arkamdan lambaları belertmiş geliyordu, fotoğraf çekmeyi seven benim için güzel bir yakalayış idi. Fakat yanımdan azgın bir ejderha kükremesi gibi esti geçti. Bir tane net fotoğraf çekebildim anca. 
Evet,  sonunda şose yolun sonundaki dört yol ağzına geldim. geri mi dönsem yoksa Hasköy yolu çatalındaki soldaki asfaltlı yoldan sporuma devam etsem mi diye düşündüm. Bugün keyfim gıcır! Durmadım körükledim motoru tam gaz devam deyip asfaltlı yoldan devam etme kararı aldım. Bu yol öncekinden daha sessizdi, daha dardı. Araba sesini duyduğunuzda hemen sağınıza iyice yanaşmanız gerekirdi. Etrafımda tarlalardan başka ve de bu tarlaların içlerinde inşa edilmiş olan bir iki tane bağ evinden başka bir şey yoktu. Bu arada da güneş gökyüzünün sahnesinden son selamlarını çakarken bize, yeni bir yıldız doğuyordu gökyüzünde ve karşımızda ay gümüş maskesiyle!
     
     Nihayetinde de yolun sonuna gelmiştim. Dönüp dolaşıp tatlı bir girdaba kapılıp başladığım yere iki yakalı ortasından yol geçen mezarlığa gelmiştim. Gün batmış, bulutlar eflatuni renge bürünmüş, kuzgunlar çığlıklar ata ata o ağaçtan o ağaca konmaya başlamıştı. 

     Güzel bir rutinimi daha geride bırakmanın hazzıyla evime döndüm ve böylece gündüzün işi daha benim için bitmiş oldu.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KARACA ALİ

                                                            KARACA ALİ                                                                                                            ...

KİMLER VAR İMİŞ BİZ YOK İKEN?

     Hay... Hak!      Müsaadenizle hemen konuya gireyim efendim. Konuya girmeden konu ne diyecek olursanız konu yok aslında, durduk döndük devranda! Altımızda dört tekerlekli araçla. Rum diyarında Rumkale'yi fetih eyledik bakışlarımızla!      Kış palto yerine şort giyer oldu, el alem bu havada deryalara girer oldu. Eee... İmam osurursa cemaat sıç... Neyse efendim! Ağzımız alacalı bulacalı olmasın. Ama dayanamıyorum efendim... Cemaat sıçarmış! Evet, efendim... Rumkale'ye gitmek niyetiylen çıktık yola, sağa dön baba, hop karşında Saylakkaya! Köy yollarının asfaltları pörsümüş, eskimiş. Yenilerini satıyorlar şimdi ilçe merkezinde, belki alan olur da seçimde kazanırız diye. Bir şöyle bir böyle, hop Gürlüce!  Tabelalar yönlendiriyor bizi Savaşan'a. İlerliyoruz Ford'un beyaz güverciniyle.      Şose yola girdik, inmeye başladık zikzak çize çize. Fırat'a indik güzelce. Balataları yakmadan he mi de! Feribot duruyor yalın bir iskele...

BİR PERDENİN SONUNA DAHA GELİRKEN

Bir perdenin sonuna daha gelirken Gün geceye kavuşur Bizim çocuk da dertleriyle, sevinçleriyle Meşke başlarmış Arkada bir  hicazkar çalar Ela gözleri de buğulanırmış Göğün tarlasında gümüş bir dolunay açar İşveli binlerce yıldız gör kırparmış Yerde o meşhur ağustos böceği Bir kirpi misali kızıl çamlar Arada meşeler, uçuşan ateşböcekleri  Hepsi de ona  yarenlik eder dururmuş Ruhu her gece zevkten dört köşe olurken garibimin İnce dudaklarından birkaç kelam duyulurmuş: Oh be canına yandığımın! Şu kahpe dünyada insan olduğunu hatırlamak da varmış!