Ana içeriğe atla

ZORBA KİMDİR?


Pandeminin inişli çıkışlı günlerinde okuduğum favori kitaplarımdan biri oldu Zorba. İleride tekrar tekrar okuyabileceğim bir metnin tanışıklığıyla mutlu oldum. Bu mutluluğun etkisiyle kitabı bitirince hemen blogumda da yazmaya koyuldum. Birtakım işlerden dolayı da yarım bırakmak zorunda kaldım, nihayetinde de bugün bitirdim. Aradan zaman geçtiği için eserin bitişinin ardından kalan tortu doğal olarak azaldı ama bu yazmaya engel değil.

Kitabın konusuna ve yazarına gelirsek iki ayrı dünya görüşüne, farklı algılara, iki farklı varoluşa sahip iki insanın iş gayesiyle bir araya gelip birbirlerine arkadaşlık etmesi, bu arkadaşlık süresince yaşamı kendi pencerelerinden bakarak yorumlamaları şeklinde okuyabiliriz. 

Yazar Nikos Kazancakis'in kaleme aldığı bu roman uyandırdığı etkiyle Yunan-Amerikan yapımı kült bir filme aktarılmış. Yazarın dikkate değer bir özelliğini de dile getirmeden olmaz. Kendisi Homeros'un Odysseia'sını bıraktığı yerden devam ettirerek 33.333 dize ekleyerek tamamlamaya çalışmış.

Kitabın ana karakterleri Zorba ve sanırım ismi geçmeyen Zorba'nın Patron'u. Patron, Girit'teki madenlerle ilgilenen ve buradan gelir elde etmek isteyen bir karakter. Lakin sıradan, sonradan görme, şımarık biri değil. Okuyan, sorgulayan ve bol bol eline kalem alıp yazan kendi halinde, arayışlar içinde kıvranan, genellikle de susan, insanları, çevreyi gözlemleyen dışından ziyade içinden konuşan içe dönük bir insan. Zorba ise tam zıttı bir karakter. 

Bu Patron tesadüfen Girit'e doğru yollanacakken Zorba ile tanışır. Zorba da iş aramaktadır. Kendisinin becerikli bir insan olduğunu, işini yaparken elinden geleni yaptığını söyler. Patron'u da ikna eder ve yarenlikleri de böylece başlamış olur.

Girit'te çalıştıkları sırada onlarla beraber Akdeniz büyük adasında bize uzak olmayan kasabalılarla, onların kültürlerine tanış oluruz. Akdeniz insanının sıcaklığını, neşesini okurken bir yandan da yobazlıklarını tanıklık ederiz. Gündüzün iş, kasaba vs. derken bu iki dostun da deniz kıyısında kurdukları barakada hayata dair, kendilerine dair, anlama ve mutluluğa dair diyaloglarını şahitlik ederiz. Birbirlerini nasıl gördüklerini, kendileriyle geçmişe yönelik yüzleşmelerini okuruz. Yazarın burada mükemmel bir çatışma yaratımı ortaya koyduğunu söylemek mümkün. 

Evet, kitabın genel özeti böyle. Bir sürü atladığım şeyler var, sonu var. Belli bir yere kadar yazmak durumundayım çünkü bundan sonrasını ve metnin sonunu Zorba'ya ayırdım. Zorba'nın yaşama bakışı, diğer insanlara etkisi vb. betimlemeler... Ona dair yazarken fark ettim ki farkında olmadan gerçeklerle bezili bir çeşit güzellemeye doğru kaymışım. Eh olsun o kadar. :)

Evet, peki bana göre Zorba kimdir?

Zorba bir eylem adamıdır. 

Sözler, düşünceler, soyutluklar çemberine dahil olmak istemeyen başka bir dünyadır. O dünyadan o çemberin içinde garip garip dolaşan insanlara alaycı bir tavırla uzaktan bakar. Lakin bu kitapta uzaktan bakamaz. Patronu bu çemberin içinde hapsolmuş, dışarı çıkamayan, Çehov tipi karakter özelliği gösteren bir tiptir. Onu tanıdıkça şaşar, üzerine gider, hatta zorlar! Tıpkı bir bir babanın evladına bir şey öğrenirken yaptığı zorlama gibi. 

"Evet, beyninde anlıyorsun. Diyorsun ki doğru, yanlış böyledir, böyle değildir, haklıdır, haklı değildir. Ama bundan ne çıkar? Konuştuğun zaman ben, senin kollarına, ayaklarına, göğüslerine bakıyorum, onların hepsi de dilsiz duruyor; bir şey söylemiyorlar. Kanları yokmuş gibi. Öyleyse nasıl anlayabilirsin? Kafadan mı?"

Zorba, patrona hayatı öğretmeye çalışır, hayatın ne olduğunu, nasıl yaşanacağını, nasıl yaşayarak doyuma ve mutluluğa ulaşılacağını sözleriyle, eylemleriyle, danslarıyla, çalgısıyla gösterir. Bir fırtına denizinin içinde kaybolan bir geminin kurtarıcısı, yol gösterenidir. Merhameti, hümanizmi, şehveti ve ahlaki anlayışlarıyla iştahlı bir hayat avcısıdır. Nereye giderse gitsin, hangi yollarda tozu kaldırırsa kaldırsın dünya kendine değil, dünya Zorba'ya ayak uydurmak zorundadır, çünkü ne yaşatırsa yaşatsın hayat, Zorba hayatın bu zorlamasına gelemez.

 Özgür bir insandır o. Özgürlüğün sarhoş edici güzelliğini tatmış bundan da vazgeçemeyen bir adamdır. Savaşlar, göçler, işsizlik, Tanrı, erdemsizlik, bağnazlık... Her ne varsa kendisine yöneltilmeye çalışılan öğretileri, olumsuz deneyimlerin oklarını erdemliliğiyle, yalın düşünce yapısıyla, dili, zihni, elleri, ayakları... Tüm vücuduyla bir bütün olup karşı koyar. Ne insandan, ne insanın yarattığı soyutluklardan korkar. 

"Deniz, kadın, şarap ve bol iş! Nereye olsa burunüstü düşmelisin! İşe, şaraba, aşka burunüstü düş ve ne Tanrı'dan ne de Şeytan'dan kork! Delikanlı bu demektir..."

Dünyayı, insanın kitaplarla anlamaya çalışmasından ziyade doğrudan dünyayla temas halinde olmaya; toprakla, denizle, göğle, insanla ahbaplık ederek anlamaya çalışır. Çemberin dışında kalmaya başardığından bulutların üzerinden içeridekilere bakıp onların zaaflarını, ihtiyaçlarını görmeyi başarır. Mutluluğun ve Akdeniz'in mavi ateşini Zeus'tan çalıp insanlara sunan vahşi bir Prometheus'tur Zorba. O ateşin sırlarını da acayip yığınlıklarda bulmaz. Bazen bir yemek, bazen bir güzel bir kahve, bir şarap bazen de dul bir dilberin gönlünü çelmekte usta olan bir çapkın... İşte bu kadar. Hayatın üzerine gidilerek zorlamaya gelmez, anlaşılamaz. Patronunun anlatımıyla

"Bu okumamış işçi, maymunluktan kurtulmaya çalışan, kaçan ilk insan gibidir ya da insanlığın temel problemlerine egemen olmuş büyük filozoflar gibidir; onları acil gereksinmeler gibi yaşar; çocuk gibi o da her şeye ilk kez bakıyor, hep şaşıyor, soruyor, her şey ona olağanüstü görünüyor ve her sabah gözlerini açıp ağaçları, denizi, taşları, bir kuşu görünce ağzı bir karış açılıyor. Nedir bu sır diye bağırıyor. Ağaç, deniz, taş, kuş ne demek?"

Bu minvallerde bir yaşam felsefesi yaratır Zorba. 

Yarattığı bu felsefeyle de salt kendisini okuyanları değil bizzat yazarını da derinden etkileyen canlı, yaşayan bir insan olma niteliği kazanır.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KARACA ALİ

                                                            KARACA ALİ                                                                                                            ...

KİMLER VAR İMİŞ BİZ YOK İKEN?

     Hay... Hak!      Müsaadenizle hemen konuya gireyim efendim. Konuya girmeden konu ne diyecek olursanız konu yok aslında, durduk döndük devranda! Altımızda dört tekerlekli araçla. Rum diyarında Rumkale'yi fetih eyledik bakışlarımızla!      Kış palto yerine şort giyer oldu, el alem bu havada deryalara girer oldu. Eee... İmam osurursa cemaat sıç... Neyse efendim! Ağzımız alacalı bulacalı olmasın. Ama dayanamıyorum efendim... Cemaat sıçarmış! Evet, efendim... Rumkale'ye gitmek niyetiylen çıktık yola, sağa dön baba, hop karşında Saylakkaya! Köy yollarının asfaltları pörsümüş, eskimiş. Yenilerini satıyorlar şimdi ilçe merkezinde, belki alan olur da seçimde kazanırız diye. Bir şöyle bir böyle, hop Gürlüce!  Tabelalar yönlendiriyor bizi Savaşan'a. İlerliyoruz Ford'un beyaz güverciniyle.      Şose yola girdik, inmeye başladık zikzak çize çize. Fırat'a indik güzelce. Balataları yakmadan he mi de! Feribot duruyor yalın bir iskele...

BİR PERDENİN SONUNA DAHA GELİRKEN

Bir perdenin sonuna daha gelirken Gün geceye kavuşur Bizim çocuk da dertleriyle, sevinçleriyle Meşke başlarmış Arkada bir  hicazkar çalar Ela gözleri de buğulanırmış Göğün tarlasında gümüş bir dolunay açar İşveli binlerce yıldız gör kırparmış Yerde o meşhur ağustos böceği Bir kirpi misali kızıl çamlar Arada meşeler, uçuşan ateşböcekleri  Hepsi de ona  yarenlik eder dururmuş Ruhu her gece zevkten dört köşe olurken garibimin İnce dudaklarından birkaç kelam duyulurmuş: Oh be canına yandığımın! Şu kahpe dünyada insan olduğunu hatırlamak da varmış!